Galibiyet – Mağlubiyet Psikolojisi
Geçmişe dair bişeyler düşündüğümde aklıma gelen ve 3 Mart 2006 tarihinde yazmış olduğum bir yazıyı tekrar yayınlama gereği duydum. Yazıda ismi geçen Gazeteci Yazar Behiç Kılıç 21 Haziran 2011 tarihinde vefat etmiştir. Mekanı Cennet Olsun...
Türban konusu gündeme geldikten (getirildikten) sonra AKP ve MHP arasındaki görüşmeler sonucunda Anayasanın 10. ve 42 maddeleriyle YÖK Kanunun ek 17. maddesinin değiştirilmesiyle üniversitelerde türban-başörtüsü serbestliği sağlanması amaçlanmaktadır.
Konu türban olunca da ortaya doğal olarak yaygaracıların çıkması kaçınılmaz olmuştur. Bu kesim laiklik ilkesi üzerinden Atatürk’ü ve cumhuriyeti istismar ederek, yıllardır İslamiyeti ve İslami değerleri istismar edenlerle beraber suni bir laiklik – anti laiklik oluşturmuşlar, bu değerler üzerinden çatışma yaratarak kutuplaşmalar üzerinde oy avcılığı yapmışlardır.
Kendilerini Laikliğin ve Atatürkçülüğün koruyucuları kabul edenler önce henüz tanımı dahi net olarak yapılamayan ve beraberinde birçok soruları da getiren ‘kamusal alan’da türban’ı istemezlerken şimdilerde kapanmayı ‘türban’ ifadesine indirgeyip İslamiyet’te ‘türban’ yoktur demektedirler, daha sonra da kapanmayı reddetmektedirler.
Aynı kesim, geleneksel olarak kabul ettikleri ‘başörtüsü’nü de üniversitelerde istememektedirler. Bunun gerekçesi olarak ‘laiklik’ ilkesinin ve Atatürk Cumhuriyetinin (!) korunmasını göstermektedirler.
Başörtüsü – Türban takanları anti laik olarak kabul eden ve cumhuriyet için tehlike olarak gören zihniyet kendilerinin yarattığı ‘kamusal alan’ tabirinin sınırlarında bu vatandaşlarımızın varlığını reddedebilmekte midirler ?
Onları yine aynı şekilde cumhuriyet düşmanı olarak görebilmekte midirler?
Onlara kamu hizmeti sunarken de yine laiklik ve cumhuriyetin tehlike altında olduğu endişesi taşımakta mıdırlar? Bilemiyoruz.
Ancak gördüğümüz kadarıyla kendi elleriyle ortaya çıkardıkları ‘kamusal alan’ onları oldukça köşeye sıkıştırmaktadır.
Yasalarda öngörülen değişiklikler ile yükseköğretimde eğitim almak isteyen
Öğrencilerin kanun önünde eşitlik ilkesine dayanarak kılık kıyafetleri nedeniyle bu haklarının elinden alınmasının önüne geçilmek istenirken başörtüsü’nün kişinin yüzü açık ve kimliğinin tanınmasına imkân verecek şekilde çene altından bağlanması öngörülmektedir.
MHP Genel başkanı Devlet BAHÇELİ bu konudaki görüşlerini 22 Temmuz 2007 Genel seçimleri öncesinde net bir şekilde açıklayarak ‘Hastahanelerde başı örtülü vatandaşlarımıza nasıl ki sağlık hizmeti veriliyorsa, nasıl ki kamu dairelerinde başörtülü hanımların kamu işleri görülüyorsa üniversitelerde de başı örtülü kızlarımızın eğitim hakları geri verilmelidir’ demiştir.
Kısacası MHP hizmet alanlar açısından (öğrenci, hasta vs.) serbestlik isterken, hizmet verenler açısından (öğretmen, doktor vs.) serbestliği öngörmemektedir.
AKP ise MHP’nin çözüm önerisinden sonra sorunu istismar aracı olmaktan çıkarmak zorunda kalmış, MHP’nin sunduğu çözüm önerisi karşısında kendisini mecburi olarak konuyla ilgili ciddi çalışma yapmaya itmiştir.
MHP ve AKP arasındaki görüşmeler sonucunda ‘hizmet alanlar’ açısından türban serbestliği konusunda anlaşmaya varmışlar, yazının başında belirttiğim gerekli anayasal düzenlemeler sonucunda bu sorunu çözme yolunda oldukça ciddi mesafe kat etmişlerdir. Konu TBMM Komisyonundan geçerek önümüzdeki günlerde meclise gelecektir.
Mevcut düzenlemeler ciddi sorunları da beraberinde getirecektir.
Öncelikle belirtmem gerekir ki iki partinin sunmuş oldukları çözüm önerisi tam bir çözümü önümüze sunmamaktadır.
Getirilen öneriyle beraber sadece kamudan hizmet alırken türbana serbestlik sağlanırken, başörtülü-türbanlı vatandaşlarımızın hizmet verme hakları iade edilmemiştir. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in ‘Türbanlı kızlarımız okullarını bitirince kamuda çalışacaklarını sanmasınlar’ diyerek bunu açıklamıştır.
Bu gün karşılaştığımız sorunların temeli dünkü çözümlerde yatmaktadır. O nedenle bu gün çözüm diye gördüğümüz bu öneri yarınlarda önümüzde yine sorun olarak önümüze çıkacak, mağdur olduklarını belirtenler doğal olarak hizmet verme açısından da özgürlük isteyecek, buna karşın da diğer kesim bu isteklerine karşı çıkarak Türkiye’nin yine yıllarca aynı tartışmalarla karşı karşıya kalmasına sebep olacaktır.
Ancak bu gün itibarıyla daha kesin bir çözüm hazırlanması da toplumsal ve siyasi şartlar açısından mümkün görünmemektedir.
Bu gün dahi görmekteyiz ki henüz meclisten geçmemiş olmasına rağmen yapılması düşünülen değişiklikler karşısında milletimiz arasında ciddi ve derin ayrılıklar doğmuş, birçok kesimden konunun lehinde ya da aleyhinde ciddi eleştiriler gelmiştir.
Yargıtay, Danıştay, rektörler, bazı sivil toplum örgütleri ile bazı siyesi partiler yapılması düşünülen değişikliğe karşı çıkarken, başörtü-türbanları nedeniyle eğitim haklarından mahrum bırakılan kesim ve bu kesime destek veren sivil toplum örgütleri, siyasi partiler mevcut değişiklik önerisini yetersiz bularak kapsamının daha da genişletilmesini isterlerken, bu kesim içerisinde bazıları ise ‘kara çarşaf ve sarıkla’ da kamu hizmeti alıp verme hakkı istemektedirler.
Kara çarşaf ve sarık isteği gerçekleşmesi mümkün görülmeyen bir arzu olmakla beraber ileride karşılaşabileceğimiz ciddi bir tehlike olarak önümüzde durmaktadır. Kamu hizmetlerinin verilmesi ve alınması konusunda türbanlı-başörtülü ya da türbansız-başörtüsüz ayrımı yapılması sorunun ileriki zamanlarda tekrar ve daha ciddi bir şekilde önümüze çıkmasına sebep olacaktır.
Bu konuda kılık kıyafet kanunları dışına çıkılmamak kaydıyla kamu hizmeti alıp vermede serbestlik ilerleyen zamanlarda mümkün görülmekle beraber zaruridir.
Aksi halde Türkiye yine kısır bir çatışma ve ayrılık zeminine oturtulup, yıllarca süren sorunun vermiş olduğu potansiyel tepkiyle çok ciddi bir tepki oluşması ve bu günden daha gergin günlerin gerçekleşmesi muhtemel görünmektedir.
Bu gün için en büyük tehlike ise türban serbestliğinin karşıtları tarafından bir mağlubiyet, destekçileri tarafından ise bir galibiyet olarak görülmesidir.
Behiç Kılıç’ın geçtiğimiz hafta yayınlanan makalesinde gördüğümüz ve 13 Aralık 2007 tarihli Fatih Altaylı’nın köşe yazısından alıntı yapılan, bir okuyucunun görüşlerini içeren yazıda galibiyet-mağlubiyet psikolojisi açıkça görülmektedir.
(http://www.fatihaltayli.com.tr/content.cfm?content_id=1554)
Fatih Altaylı’ya bir okuru tarafından gönderilen yorumda şunlar yazmaktadır.
‘Sayın Altaylı, yazınızı okudum. Pek memnun olamadım. Nasıl ki bizler sizin gibilere yıllardır katlandıysak bundan sonrada sizler bizlere katlanmak durumundasınız. Çünkü dümen bize geçti. Hazmedeceksiniz, sindireceksiniz, başka çareniz yok. Bükemediğiniz bileği öpmek durumunda kalacaksınız. Hükümet de biziz… Cumhurbaşkanı da biziz… Yok olan YÖK de biziz… Yargıç da biziz… Hakim de biziz… Medya da biziz… Çok yakında Genelkurmay da biziz… Sizler fazla düşünmeyin, bırakın kendinizi bize…’
Birilerinin galip, birilerinin mağlup olarak görüldüğü bir ortamda bu iki kesim arasındaki çatışma çok daha ciddi olacaktır.
Bu noktada en önemli görev milletin sinesinde yer etmiş olan akil adamlara düşmektedir.
Bu isimlerin toplumda oluşması muhtemel bu ayrışma ve çatışma ortamına karşı mutlaka sağduyulu görüş bildirmeleri, Türkiye’nin kargaşa ortamında istenmeyen durumlarla karşı karşıya gelmesi ihtimaline karşı görüşleriyle milletimize kılavuz olmalıdır.
Halil Bircan
03.02.2007
Benzer yazılar
- Allah’ın Arslan’ları, Bedr’in Arslanları ve Bozkurt
- Şu cezayı düşürelim be abi !
- Bu ne Perhiz, Bu Ne Lahana Turşusu
- Hakkı Gasp Edilen Kumandan – Enver Paşa
- Yıllara göre Asgari Ücret – Altın karşılaştırması
Yorum Yapın